Son Makaleler

  • Karaca Ahmet (Karaca Ahmet Sultan) - (Alevi Önderi, Alevi Önderleri)

    Karaca Ahmet Sultan hakkında Nezihe Araz şunları yazıyor:

    “Karaca Ahmet Sultan’ın ismi hemen hemen hiç birimizin yabancısı değildir. Çünkü, onun kurtarıcı eli bütün Anadolu üzerinden geçmiş, her geçtiği yerde derin izler, unutulmaz etkiler bırakmış, insanların gözüne ve gönlüne nur doldurmuştur. Bu yüzden, Karaca Ahmet Sultan’ın bir çok yerde makamı vardır. Meselâ Manisa bölgesinde bu koca erene ayrılan üç türbe sayılmıştır... Karaca Ahmet Sultan da bir çok eren gibi, nerede doğup, nerede öldüğü (hakka yürüdüğü) açık seçik bilinmeyen, hayatı hakkında pek az şey tespit edilmiş ululardan biri.”





    Bazı bilgilere göre Karaca Ahmet Horasan’lıdır. Hacı Bektaş Veli’nin talibidir. Hacı Bektaş’ın, “Karacam, bir yerde mekânın olsun, kırk yerde çerağın yansın” dediği rivayet edilmektedir. Karaca Ahmet Sultan, tıbbi bilgisi ile yüzlerce kişiyi sağlığına kavuşturmuş bir hekimdir. Karaca Ahmet’in evlatlarından Hıdır Abdal, Erzincan’da babasının yolunda gidip, bir çok kişiyi aydınlatmıştır.

    Karaca Ahmet Sultan, İstanbul’da bulunan tekkede uzun dönem hizmet vermiş ve yine burada hakka yürümüştür. Onun adına anılan türbede günümüze değin hizmet verilmektedir.

    Devamı..
  • HALLAC-I MANSUR Hakkinda - (Alevi Önderi, Alevi Önderleri)

    İslam tasavvufunda kimilerinde büyük bir hayranlık, kimilerindc de nefret uyandıran, ama özündc tasavvuf felsefesini sarsan, ona yeni biçimler, yeni görevler, yeni işlevler yükleyen bir dehadır Hallaç. Ölümü, daha doğru söylemle öldürülmesi dünya siyasetinin en barbarı, en gaddarı ve en acımasızıdır. O’nu çekemeyenler, onun dehasına onun teorik bilincine erişemeyenler bu büyük bilginin önce kollarını bacaklarını, ardından da kafasını kesip halka teşhir ettiler, yani halkın arasında böylesine kimseler çıkmaması için gözdağı verdiler.






    Önce işkence yapılıp, sonra kolları bacakları kesilen bu bilgin Nasıl birisidir?

    858-922 tarihleri arasında yaşayan Hallacı Mansur, Baba mesleğinden gelen “pamuk atıcısı” anlamına gelen Hallacı lakabıyla tanınmıştır. Tam adı Hüseyin İbn Mansur Hallac’dır. Beyza’nın Tur yöresinde doğup, Bağdat’ta öldürülmüştür.

    Beyza yöresi Abbasi halifeliğine bağlı olmasına karşın halkının dini tümüyle islam değildi. Genellikle eski Iran Zerdüşt dini ile Mani dini etkileri bu yörede öldükçe ağırlıklıydı. Hatta Hallacı Mansur’un dede ve babası Zerdüşt dinindendi. Babası sonradan Müslüman olmuştur.

    Hallacı Mansur küçük yaşlarda bilime ilgi duymaya başladı. Önceleri tasavvufa yöneldi. Genç yaşlarda çeşitli dinleri inceleme fırsatı buldu. Kendisini kısa sürede yetiştirdi. Değişik din adamlarının derslerine, tartışmalarına katıldı. Hallacı’nın en yakın arkadaşları değişik dinlerden ve milletlerden kimselerdi. Doğduğu, yetiştiği kent Türk düşmanlığıyla ünlü bir yer olmasına karşın Hallacı her zaman Türklerle birlikte olmuş, onlarla arkadaşlık kurmuştur.

    İlk dini derslerini Sünni hocalardan almış, ona göre yetiştirilmek istenmiş, zamanla kafasında değişik sorular oluşmaya başlayan Hallacı, bununla yetinmemiş, arkadaşları aracılığıyla, seyahatlere çıkıp, araştırmalarında yeni bulgular eşiğinde kafasında beliren soruları yavaş yayaş ortaya koymaya başlamıştır. İran’daki mezhep çatışmaları yüzünden genç yaşlarda bulunduğu Tur yöresinden kaçmak zorunda kalmıştır. Arap kültürünün önemli mutassavvıflarından Sehl bin Abdullah et Tusderi’ye bağlanarak ondan dersler almaya başladı. Tusderi ile Basra’ya gitti. Ardından Bağdat’a gelerek Amr bin Osman el Mekke’ye bağlandı, burada ünlü bilginlerden bu Takup el Akta’nın kızıyla evlendi.

    Artık Bağdat’ta adından söz ettirmeye başlayan bilgin, burada Cüneyd-i Bağdadı ile tanışıp, ahbap oldu.

    Bağdad:’dan hırka giyindi. Cüneyd-i Bağdadı, onun en yakın dostları arasındaydı. Bu yakın ilişkiler

    sayesinde, Hallacı birçok ünlü bilgin ve din adamıyla taııışıp, ilişki kurma fırsatı yakaladı. Kendisi de sürekli bilgilerini yeniliyor, görüşlerine yeniden yön veriyordu. Zamanla Cüneyd-i Bağdadı ile aralarında fikir aynlıklan çıkmaya başladı. Yakın arkadaşını fazla rencide etmek istemeyen Hallacı Mansur, yeniden Tuster’e dönmek durumunda kaldı.

    Tuster’de sufi hırkasıyla uzun süre dolaştı. Giyim kuşamında çok derbederdi. Bir süre sonra Sufi hırkasını da üstünden atarak halk arasında dolaşmağa başladı.

    Ateşli konuşmaları sayesinde kısa sürede çevresine yığınlarca insan toplamayı başardı.Tusder’in dışında islam sınırları içerisinde yığınlar artık Hallacı’nın talipleriydi. Hallacı üç kez de hacca gitmiş gelmiş, ama yörenin bilginleriyle din adamlarından hadis ve fıkıhçılarla giderek ilişkileri koparmaya, onların yanlışlarını yüzüne vurmaya başlayınca araları bozuldu. Bu ara yolculuğa başladı. Türkistan, Hindistan, Çin bölgesinde de dolaştı. Bu gezilerinin ardından yeniden Bağdat’a dönerek, buraya yerleşti.

    Yine her bilim adan ı gibi Hallacı Mansur’la ilgili de çok menkıbe anlatılır. Anlatılan bu menkıbeler halk tarafından ya da yakın inananları tarafından o kişiye yüklenmek istenen yücelikten dolayı verilmiş bir sıfattır. Bir menkıbeye göre ~Hallacı Mansur Mekke’ye gittiğinde Cami avlusunda 1 yıl kaldığı ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılama dışında yerinden kımıldamadığı rivayet olunur. Her gün iki yudum su içip, bir ekmek kabuğunu kemirerek yaşadığı söylenir. Ne yağmur ne güneş onu etkilemenıektedir. “1

    Yine adı geçen yapıtta onunla ilgili bir rivayet daha vardır “Daha o dönemde kendisini tanrdaştırdığı hususunda-ki sözleri gündeme getirilir. Kendisinin de kuran gibi bir eser yazabileceğini söylediği rivayet olunur. Bunun üzerine Mekke ileri gelenlerinden bazıları onu lanetlemiştir. Ancak Mekkeli Amr Mekki, onun bu tür konuşmalartnın ilhamdan başka bir şey olmayacağını belirterek Kur’anın insan tarafından yaratıldığını iddia eden bazı aşırı Mütezile yandaşlarından Hallacı farklı değerlendirmiştir.”2

    Bu tür menkıbeleri halk istediği kişiye iyilik, yücelik olsun. diye böyle bir görev yüklemektedir. Hallacı’nın Mekke camii avlusundaki durumu onun fikirlenyle çelişkilidir. Sevenleri her ne kadar böyle bir rivayetin Hallacı’yı yücelttiğini düşünerek yapmış olsa da, bu rivayet onu düşüncelerinin tam tersinedir.

    Hallacı Mansur, Bağdat’a ikinci yerleşmesinde sarayın aydın çevresiyle sıkı işbirliği kurmuştur. Buradaki aydınlar Lois Massıgnon’un dediği gibi “Bu aydınlar Şii kültüründen etkilenen Antik Yunan felsefesi’ ni bilen kimselerdi.”3 Bağdat’da Tıp, Kimya...gibi bilimleri de öğrenmiştir. Yine burada Nasturi dini mensupları olanlardan Yunan felsefesini öğrenmeyi benimsemiştir. Bu bilgilerin ışığında sünni din adamlarıyla her türlü ilişkilerini kesmiştir. Çünkü Hallacı’nın fikirleri bunlarla bağdaşmıyordu.

    Hallac kendisine en büyük desteği veren Mavereinehir Türkleri sayesinde fikirlerini geniş kitlelere yayma fırsatını bulur. Hatta Türkler’in kitle olarak Müslümanlığı benimsedikleri dönem bu dönemdir. Bunda hem Türklere hem de Kürtlere Hallacı’nın büyük etkisi olmştur. Hallacı’nın görüşleri Müslümanlığın katı kurallarından uzak, yumuşatılmış bir Müslümanlık olarak Kürt ve Türk topluluklarının karşısına çıkmaktadır.

    “Hallac’tan etkilenen ilk Türk Ozanı Ahmet Yesevi’dir. Yesevi ‘nin Hikmetleri, tamamıyla Hallac’ın etkisinde yazılmıştır. 0 da tanrı aşkı peşine düşer, Hallac’ı bulur. Hallac’ın tüm görüşleri”Enel Hak” anlayışını doğrulayan Yesevi, onun ölümüne sebebiyet veren katı mollaları ele vermiştir .”4

    Hallac’ın fikirlerini şöyle özetleyebiliriz:

    Hallac’ın düşüncesininin temeli Enel Hak” dır. İnsanla tanrı bir varlık düzeninde birleşir. İnsanın manevi özü tanrıyı yansıtır. Görünüşte ayrı gibi sanılan varlıklar özde birdir. Ayrılık ancak görünüştedir. Tanrı insanı kendisine benzeterek yaratmıştır. Bu nedenle tanrının dostluğuna ermek için “kalbini iyi işlere veren zevk erden kaçan, bu nedenle de tanrıya kulluk için benliğini kullanmak gerekir. Tanrının ruhu Isa’-da olduğu gibi ruhunu hulul eder. Hallac bu konuda dinlerin birliğini de öne sürer.

    İnsan konuşan, düşünen, hareket eden bir tanrıdır. Tanrı insanla birlikte görmezlikten kendisini sıyırıp görünen bir varlık durumuna geçer.

    İnsanlar soyut şeylerden kurtulup, derine inmelidir.

    Beden insanda salt maddi ilişkilerin düzenlenmesi içindir. Maddenin nedensellikleri içinde hapsolunan insan tutsaklığı benimsemiştir. Ruhun rehberi, yol göstericisi yürektir.

    Ecel ve mahşer günü insan doğmadan belirlenmiştir. Doğumdan yaşamın tüm aşamalarına varana kadar her şeyi veren tanrıdır.

    Kuran-ı Kerim’e göre Allah’a kimse ulaşamaz. 0 gizli bir hazinedir. Hallac’a göre insanla tanrı arasında fark gözetilmemelidir.

    Yüreğini temiz tutan, açık olan kimse Allah’la konuşabilir, anlaşabilir. Bu konuda yürek yol göstericidir.

    İnsanda Allah’ın tüm sıfatlan bulunur. Allah güzelliktir, hoşgörüdür, bağışlayıcıdır, bilimdir, akıldır, sevgidir.

    Hz. Muhammed Allah’ın görevlendirdiği bir elçisidir. Ona itaat etmek Allah’a itaat etmektir. Hz. Muhammed’in sözlerinden çıkan, onu yanlış yapan Allah katında yanlış yapıyor demektir.

    Hallac’ın vahdeti vücut görüşü İslama yeni bir yorum getirdi. Hallac’ın fikirleri hem din adamları, din bilginlerine ters geliyor, hem de devlet yöneticilerine ters geliyordu. Herkes Hallac’ın cezalandırılması gerektiğini söylüyordu. 0 nedenle de 911 yılında Hallac yakalanarak yargılandı. 0 düşüncelerinden yine taviz vermedi. Dönemin Şafi Kadısı Ibn Süreyc, Hallac’ın öldürülmesine karşı çıktı. Bu doğrultuda fetva vermekten kaçındı. Ardından Maliki Kadısı Ebu Ömer ve İbn Mücahit ile İbn Buhlul da bu fetva olayını tersine verdiler. Verdikleri fetva gereğince Mansur ortadan kaldırılamazdı. Vezir Hamid’in baskılarına karşı teslimiyetçi bir çizgi izleyen Ebu Ömer’in, yeniden verdiği fetyayla Hallac öldürülebilecekti. Ve Hallac da önce kırbaçlandı, kolları, bacakları kesilerek asıldı, sonra başı kesildi. Böylece hem yöneticiler, hem halife, hem de din adamları rahatladı.

    Ama Hallac’ın bedeninin gi~esi,onun fikirlerinin ortadan kaldırılmasına güç vermedi. Aksine bu öldürulerek yok etme mantığı Hallac’ın fikirlerinin daha kısa zamanda yayılmasına olanak sağladı. Bu olay Hallac’a güç verdi.

    Hallac-ı Mansur Arap kökenli olmasına karşın bütün ırkları, bütün dinleri, bütün insanları bir bildi. O’nun felsefesi en çok Türkler arasında benimsendi, yaygınlaştı. Horasaıı ve Anadolu Aleviliği Hallac’dan çok etkilendi. Ahmet Yesevi, Ebul Vefa gibi büyük Horasan Pirleri Hallac’ın fikirlerindeki zenginlik, aykırılık, hoşgörü, insan-tanrı sevgisini okullarına taşıdılar.

    Mevlana’dan Hacı Bektaş’a, Seyit Nesimi’den Pir Sultan Abdal’a kadar Hallaç etkileri ve sevgisi yaşatıldı. O nedenle Hallacı’yı Anadolu Aleviliğinin temel köklerinden sayıyoruz.

    Dipnotlar:

    1  MASSIGNON, Louis - ÖKTEM, Niyazi, Hailacı-ı Mansur, s.15

    2 age s.15

    3 age. s.23

    4 ÖKTEM, Niyazi, age. s.69


    Gülağ Öz 

    Devamı..
  • HALLAC-I MANSUR - (Alevi Önderi, Alevi Önderleri)

    Alevi inancının felsefesini derinden etkileyen ve şekillendirenlerin başında Hallac-ı Mansur gelmektedir. Hallac-ı Mansur, düşüncesiyle, eylemiyle sadece islami coğrafyalarda değil, bütün dünyada çeşitli inançlara mensup insanları tarafından da saygınlık görmüş, etki bırakmıştır. Tabii ki en büyük sahiplenme Aleviler tarafından gösterilmiştir.






    Hallac-ı Mansur, 857 Tur’da doğmuştur. (Şahadeti: Mart 922 Bağdat).

    Bütün Alevi önderlerinde olduğu gibi Hallac-ı Mansur hakkında da sağlam ve güvenilir bilgi yoktur. Hallac-ı Mansur hakkındaki bütün bilgiler sözlü gelenekle yaşatılmıştır. Yazılı kaynaklar tahrip edilmiş, Hallac-ı Mansur gerçeği yok edilmek istenmiştir.

    Bütün tahribatlara rağmen Hallac-ı Mansur düşüncesi günümüze dek gelmiştir. Hallac-ı Mansur’u bu kadar güçlü kılan ve günümüze kadar gelmesini sağlayan felsefesi bütün boyutlarıyla Alevi öğretisinde yer almıştır. Örneğin Cem töreninin en önemli aşamalarından biri olan ve haklıyı, gerçeği ortaya koyan "Dar-ı Mansur" en büyük kanıttır. Dar-ı Mansur bir noktada mahkeme işlevi görmektedir. Ama bu öyle bildiğimiz mahkemelerden olmayıp, halk mahkemesi şeklindedir. Böyle olduğu için de haklı ve gerçek her zaman daha yoğun gerçekleşmiştir.

    Hallac-ı Mansur, düşüncesi için darağacını göze almış ve hiç bir karanlıktan çekinmeden düşüncesini açıklamıştır. Düşünce(si)leri ne kadar "aykırı" olsa da onları ölümüne savunmuştur.

    Hallac-ı Mansur kendisini kırbaçlara, darağacına götüren düşüncesini iki kelime ile özetlemiştir: Enel Hak. Enel Hak, ben Hakkım, hakikatim anlamına gelmektedir. Şüphesiz bu iki kelimenin altında yüzlerce cilt kitaba sığmaz derin anlamlar yatmaktadır. Hallac-ı Mansur düşüncesine göre; insan Tanrının bir yansımasıdır. İnsan Tanrıdan ayrı düşünülemez ve eğer insan kalbini kötülüklerden arındırırsa Tanrı ile bütünleşebilir.

    Aradan 1000 bin yıl geçmesine rağmen Hallac-ı Mansur’un düşünceleri tartışılmaya ve etkilemeye devam ediyor. Anlaşılan daha da devam edecek.

    Devamı..
  • ŞEHİTLER ŞAHI: SEYYİD NESİMİ

    İnsanlık tarihi, bir açıdan insanın insana uyguladığı şiddetin tarihidir;

    bir başka açıdan ise, düşünce ve inançlarını canları pahasına savunan

    ve canından olan insanların, ölümlerinden sonra yankılanan, süregiden,

    çınlayan çığlıklarının tarihidir.

    Seyyid Nesîmî her iki bakış açısının da öznesidir. 






    Seyyid Nesîmî üzerine bilinenler ne yazık ki yeterli değildir. Sınırlı sayıda yazılı kaynakta anılmakta daha çok söylencelerden ve yapıtlarından yola çıkılarak hakkında bilgi edinilmektedir. İşin iyi yanı, Türkçe ve Farsça Divanı ve Arapça bir divan boyutunda şiirleri elimizdedir. Mukaddimet-ül-hakayık adlı ona ait olduğu kabul edilen düzyazı bir yapıtı ile İnsan adlı bir risalesi vardır.

    Seyyid Nesîmî’nin 1369/1370 yılında  Şamahı’da doğduğu, küçük yaşta Kuran’ı öğrendiği, klasik İslâm eğitimi aldığı, Türkçe-Farsça-Arapça bildiği, önce Hallac-ı Mansur’un gönül dostu Şeyh Şibli’ye daha sonra Esterabi Fazlullah’a bağlandığı, Hurufilik öğretisini benimseyerek başarılı bir propagandacı olduğu, Fazlullah’ın sağlığında ve ölümünden sonra Anadolu, Azerbaycan, Irak, İran, Suriye’de pek çok yere giderek görüşlerini yaymaya çalıştığı, son olarak Halep’te “Enelhak” dediği için 1417 yılında Emir Yeşbeğ zamanında derisi yüzülerek öldürüldüğü kabul edilir.

    ADLARI VE UNVANLARI HAKKINDA

          • Gel râzını fâş etme kâmu halka Nesîmî
          • Çün dünyede bir mahrem-i esrâr bulunmaz

    Seyyid Nesîmî’den söz eden kaynaklarda onun için pek çok niteleme vardır.

    Göz atalım:

    1.Nesîmü’d-din-i Tebrîzî

    İbnü Hacer El-‘Askalâni,  Enbâ’ü’l-Gumr fî Ebnâ’i’l-Umr adlı yapıtında Nesimi’den Nesîmü’d-din-i Tebrîzî diye söz eder.

       

    2.Nesîmî-i Şirazî

    Rıza Kulı Han-Hidayet,  Rıyâzu’l-Ârifin adlı yapıtında Nesimi’den adı Nesîmî-i Şirazî’dir, namı Cenab Seyid İmâdü’d-din’dir diye söz eder.

      Hacı Mirsa Hasan Hüseynî Fesâî, Fars-name-i Nasırî adlı yapıtında Nesimi’den adı Nesîmî-i Şirazî’dir, namı İmâdü’d-din’dir diye söz eder.

    Muhammed Ali et-Tebrizî, Reyhanetü’l-Edeb adlı yapıtında Nesimi’den Seyyid İmadü’d-din Şirazî diye söz eder, Nesîmî mahlasını kullandığını bildirir.

     

    3. Emir Seyyid İmadü’d-din Nesîmî

      Emir Kemalü’d-din Hüseyin, Mecalisü’l-Uşşak adlı yapıtında Nesimi’den Emir Seyyid İmadü’d-din Nesîmî diye söz eder.

     

    4. Seyyid Nesîmî-Seyyid İmadü’d din

    Kastamonulu Latifî, Tezkire-i Latifî adlı yapıtında Nesimi’den Seyyid Nesîmî diye söz eder,  asıl adının Seyyid İmadü’d-din belirtir, mahla olarak Nesîmî’yi kullandığını bildirir.

    Âşık Çelebi, Meşâ’irü’ş-şu’arâ adlı yapıtında Nesimi’den Nesîmî Âmidî diye söz eder ve gerçek adının İmâdü’d-din olduğunu söyler. 

     Kınalızade Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ adlı yapıtında Nesimi’nin namı İmâdü’d-din’dir.

     

    5. Emir Seyyid Nesîmî

    Ali Şîr Nevâî, Mecalisü’n-Nefâis adlı yapıtında Nesimi’den Emir Seyyid Nesîmî diye söz eder.

     

    6. Muslihü’d-Din

     Ali Emîrî Efendi, Esâmî-i Şuarâ-yı Âmid adlı yapıtında Nesimi’nin adının Muslihü’d-Din olduğunu söyler.

     

    7. Seyyid Ömer İmâddüddîn Nesimî-Şeyh İmâdü’d-Din Seyyid Ömer Nesimî

    Mehmet Tahir Bursalı Osmanlı Müellifleri adlı yapıtından Nesimi’den Şeyh İmâdü’d-Din Seyyid Ömer Nesimî diye söz edilmektedir.

    Nâil Tuman, Tuhfe-i Nâili adlı yapıtında Nesimi’den  Seyyid Ömer İmâddüddîn Nesimî diye söz edilmektedir.

     

    8. Diğerleri

    Muhammed Râgıp el-Halebî Tabbâh, A’lâmü’n-Nübelâ bi Târihi Halebi’ş-Şehbâ adlı yapıtından Nesimi’nin ismi’nin Ali olduğunu söyler.

    Vecihi Timuroğlu İnançları Uğruna Öldürülenler adlı yapıtında Nesimi’nin gerçek adının Ömer olduğunu ileri sürer.

    Bazı kaynaklarda ise Nesimi’nin adı Mir Nesîmî’d-din Muhammed (Tahran Üniversitesi Kütüphanesi Fihristi, Seyyid Muhammed Mişkât’ın Bağış Kitapları), Nesimü’d-din Ebû Sa’id şeklinde geçmektedir.

    Şiirlerinde Hüseynî, Seyyid, Seyyid Nesîmî gibi mahlasları kullanan Seyyid Nesîmî’nin gerçek adının Ali mi? Ömer mi? olduğu hâlâ tartışma konusudur.

    Hasta-dil miskîn Hüseynî sâ’il olmuş gör ne der

    Bu teheccî kim okursun dersi kandandır değil

    * * *

    Seyyid dahı epsem ki ezelden şeh-i takdîr

    Her kimseye öz kadri ilen sundu nevâle

    ***

    Fakirin miskinin Seyyid Nesîmî

    Nem ola rûy-ı zerdir armağanım

     

    Onun için çeşitli kişilerce atfedilen İmadüddin, Muslihüddin gibi nitelemeler için şunları söylemek olası: İmâdüddin “dinin direği”, Muslihüddin “dini ıslah eden” anlamına geliyor, bu nitelemeler Nesîmî’ye duyulan saygı nedeniyle kullanılan unvanlardır.(Kemal Edip Kürkçüoğlu, Seyyid Nesîmî Dîvanı’ndan Seçmeler, Ankara, 1985)

    Hüseynî” mahlasını Seyyid Nesîmî Fazlullah’a bağlanmadan önce kullanmıştır. Hallâc-ı Mansur’un adına atıfla kullandığı düşünülebilir.

    Şeyh” unvanını Fazlullah’a bağlanması ile ilgili olduğu, Hurufilik görüşüne katılması nedeniyle verildiği kabul edilmektedir.

    Bilindiği gibi, Hz.Muhammed’in kızı Hz.Fatıma’dan doğmuş ve Hz.Ali’nin oğlu Hüseyin soyundan olanlara “seyyid” denilmektedir.

    Seyyid Nesîmî gerçek bir seyyid mi dir? Yani soy bağı taşımakta mıdır? Kesin olarak bilinmemektedir.

    Gerçi bugün Nesîmî’yem, Haşimî’yem, Kureyşi’yem,

    Bundan uludur âyetüm, âyet ü şâna sığmazam.

    [Günümüz diliyle: Bugün adım Nesîmî diye anılıyor ama ben aslında Haşimi ailesinden, Kureyş kabilesindenim. Benim varlığım (âyetim) görüntülere ve şana şöhrete sığmaz ki.]

    diyen Nesîmi için, bu ikilikteki duygu ve düşüncelerinin, seyyid olmaktan çok, yani soy bağı taşımaktan çok, Hz.Peygamber’e duyduğu sevgi ve bağlılıktan söylediği kabul görür.

     “Nesîmî” mahlası hakkında Kastamonulu Latifî, Tezkire-i Latifî adlı yapıtında Seyyid Nesimi’nin “Bağdat diyarında Nesim adlı nahiyedendir. Bundan dolayı Nesimi olarak mahlas almıştır” der. Yani, Seyyid Nesîmî’nin Nesîmi mahlasını Nesim yer adına nispetle kullandığını ileri sürer. Ama, yer adını mahlas olarak seçmek geleneğimizde yok gibidir. Nesîm sözcüğü Arapça’da çölde esen rüzgâr, hafif esinti, sabahla gelen rüzgâr anlamları taşır.

     “Nesîmî” mahlasını Fazlullah tarafından kendi mahlası olan Naîmî’ye ölçü ve ses yakınlığı nedeniyle verildiği kabul edilir. Bir tuyuğ’unda yer alan “Adımı Hakdan Nesîmî yazaram” dizesi bunu gösterir.

    DOĞUM YERİ VE YILI HAKKINDA

          • Mekânsız oldu Nesîmî mekânı yoktur anun
          • Mekâna sığmayan ol bî-mekân mekânı neder
          •   Seyyid Nesimi nerede doğmuştur? Tartışmalıdır.

    Doğduğu yerler olarak Bağdat yakınlarındaki Nesim kasabası, Halep’in Nesim köyü, Diyarbakır (Âmid), Tebriz, Şiraz, Nusaybin ve Şamahı ileri sürülmektedir:

      1.Bağdat yakınlarında Nesîm ilçesinden olduğu;

    Kastamonulu Latifî, Tezkire-i Latifî adlı yapıtında Seyyid Nesimi’nin “Bağdat diyarında Nesim adlı nahiyedendir. Bundan dolayı Nesimi olarak mahlas almıştır” der.

    Kınalızade Hasan Çelebi  Tezkiretü’ş-Şu’arâ’da, Nâil Tuman Tuhfe-i Nâili’de aynı bilgileri yineler.

    2. Halepli olduğu;

    Mecelletü’n Nisâb adlı yapıtta (Müstakimzâde) Nesim denilen yerin Halep’in köylerinden biri olduğu ileri sürülür.

    3.Diyarbakırlı;

    Âşık Çelebi, Meşâ’irü’ş-şu’arâ adlı yapıtında Nesimi için “Âmid memleketindendir” der.

    Ali Emîrî Efendi, Esâmî-i Şuarâ-yı Âmid adlı yapıtında bu görüşü yineler.

    4.Tebrizli olduğu;

    İbnü Hacer El-‘Askalâni,  Enbâ’ü’l-Gumr fî Ebnâ’i’l-Umr adlı yapıtında Nesimi’den Nesîmü’d-din-i Tebrîzî diye söz ederek Tebrizli olduğunu söyler.

    Abbas El-Azzâvi  de Tarihü’l-Irak Beyne’l İhtilaleyn Irak/Mezopotamya Tarihi adlı yapıtında Nesimi’nin Tebrizli olduğunu ileri sürer.

    5.Şirazlı olduğu;

    Rıza Kulı Han-Hidayet (Rıyâzu’l-Ârifin), Hacı Mirsa Hasan Hüseynî Fesât  (Fars-name-i Nasırî), Muhammed Ali et-Tebrizî  (Reyhanetü’l-Edeb), Emir Kemalü’d-din Hüseyin (Mecalisü’l-Uşşak)’e göre  Şirazlıdır.

     

    6.Nusaybinli olduğu;

    Mehmet Tahir Bursalı, Osmanlı Müellifleri’nde “Hudavendigâr Gazî devrinde Bursa’ya kadar geldiği menkûldur. Nusaybinli olduğu yazma bir divan sırtında görüldü” demektedir.

     

    7.Şamahı’lı olduğu;

    Mehmet Kulu-zade Azerbaycan Edebiyatı Tarihi adlı yapıtında Bakü yakınlarındaki Şamahı’da doğduğunu ileri sürer. 

     İrène Mélikoff da Kulu-zade’nin ve diğer Azerbaycanlı bilginlerin (S. Huseynova, Halil Jusifov, Hamid Arasly) araştırmalarına dayanarak Nesimi’nin Şamahı’da doğduğuna katılır.

          Biz kelâm idik ezelden nutk ile bulduk vücûd

          • N’eylerim da’vî edip zâhid bes esmâsında ben
    • Seyyid Nesimi  ne zaman doğmuştur? Tartışmalıdır.

     Varolan kaynaklardan hiçbiri doğrudan Seyyid Nesîmî’nın doğum yılı hakkında bilgi vermemektedir. Bazı kaynaklar doğum tarihini 1339-1344 yılları arasında gösterirse de bu bilgi kesin belgelere dayalı değildir. Yalnız, Mehmet Kulu-zade Azerbaycan Edebiyatı Tarihi adlı yapıtında Bakü yakınlarındaki Şamahı’da 1369/70 yıllarında doğduğunu ileri sürer.

    ÖLÜM YERİ VE YILI HAKKINDA

            • Nesîmî’nin mekânı lâ-mekândır
            • Mekânsız âşıkın Hakdır mekânı

    Seyyid Nesimi nerede ve ne zaman ölmüştür? Tartışmalıdır.

    Seyyid Nesîmî’nin, Emir Kemalü’d-din Hüseyin Mecalisü’l-Uşşak’ta 1404’te, Refii’nin Beşaretname’sinde 1408’de, İbnü Hacer El-‘Askalâni Enbâ’ü’l-Gumr fî Ebnâ’i’l-Umr’da 1417’de, Mehmet Kulu-zade Azerbaycan Edebiyatı Tarihi’nde  1417’de, Rıza Kulı Han-Hidayet  Rıyâzu’l-Ârifin 1433’te öldürüldüğünü ileri sürerler. Ölüm yeri bellidir: Halep. Ancak gömüldüğü yer tartışmalıdır: Emir Kemalü’d-din Hüseyin Mecalisü’l-Uşşak’ında Halep’te, Rıza Kulı Han-Hidayet  Rıyâzu’l-Ârifin ‘nde Şiraz’ın Zerkan köyüne gömüldüğü belirtilmektedir.

    KÖKENİ HAKKINDA

          • Rûh-ı Kuds oldu Nesîmînin hakîkat sözleri
          • Varlığın ortaya koydu kendi çıktı aradan

    Seyyid Nesîmî için Âşık Çelebi ve Ali Emirî Türkmen’dir, diyorlar.

    Şiirlerini Azeri lehçesi ile yazan, Türkçe Divanı olan ve yalnız Türk yazın geleneğinde bulunan   tuyuğları olan  Seyyid Nesîmî’nin “Türk-Türkmen-Azeri ya da Türkleşmiş Arap kökenli olması” kabul edilir. 


    • Şiirlerinde kökeni hakkında şöyle diyor:
    •  

      Türk evine gelesin hem çü Nesîmî olasın

      Bir gün ola diyesün bu cübbe vü destar denir

      * * *

       

      Arab nutku tutulmuştur dilinden

      Seni kimdir diyen kim Türkmensen

       * * *

    Aynın hatasız ey büt-i Çin döktü kanımı

    Türki Hıta’dır aslına varır hatası yok

    * * *


    • Adımı Hakdan Nesîmî yazaram
    • Bil bu ma’nîden ne sîmem ya zerem

      Hem hidâyet eylerem hem azaram

      Hem bütü uşadıcı hem Âzerem (Tuyuğ)

      ERENLERİN MİRACI’NA VARANDA

        • Ger ene’l hak söylemekten dâra asılsam ne gam
        • Bunda Mansûrun asılmış başı ber-dâr uşta gör

    Kastamonulu Latifî’nin Tezkire-i Latifî’sinde yer alan bir söylentiye göre Seyyid Nesîmî Sultan Murad zamanında Bursa’ya kadar gelmiş ve Eskişehir cıvarındaki Şeyh Süca tekkesinde Kemal Ümmî adındaki şair ile buluşarak Baba Sultan’ın bir koçunu habersiz olarak boş yere kesmişlerdir. Bu davranışa kırılan Baba Sultan, öfkesini belli etmeden armağan olarak Nesîmî’nin önüne bir ustura, Kemal Ümmî’nin önüne de ilmekli bir ip koymuştur. Baba Sultan bu yolla Nesîmî’nin derisinin yüzülerek, Kemal Ümmî’nin asılarak can vereceğini ima ile etmiştir. Ancak, bu üç ismin bir araya gelmesi tarihi olarak olası değildir.

       Fâş eyledim cihâna ene’l hak rumûzunu

       Doğru haberdir anun için dâra düşmüşüm

    Kastamonulu Latifî’nin Tezkire-i Latifî’sinde yer alan bir başka söylentiye göre Seyyid Nesîmî’nin kardeşi Şâh Handan, Seyyid Nesîmî’nin,

    • Mansur ene’l hak söyledi Hakdır sözü Hak söyledi
    • Anun cezâsı gam değil bîgâneden ger dâr imiş

    ikiliği duyunca, sırrı ifşa etmeme konusunda uyarmış ve bunun üzerine Seyyid Nesîmî yanıt olarak,

    Derya-yı Muhit cûşa geldi

    Kevn ile mekân huruşâ geldi

    • Sırr-ı ezel oldu âşkâra
    • Aşık neçe eylesin müdâra
    • Yer gök arası Hak oldu mutlak
    • Söyler def ü çeng ü-ney Ene’l Hak 
    • ikiliklerinin yer aldığı mesnevisini yazarak gönderir.

      Latifî, sözlerini şöyle sürdürür: “Sonunda Arap imamları Haleb şehrinde bu

      sözlerin zâhirî, şeraite aykırıdır, diyerek katline fetva verip derisini yüzdüler. Ve sözün dış görünüşüne bakarak şeriat yolu ile amel ettiler” der.

       

          Dâim ene’l-hak söylerim Haktan çü Mansûr olmuşum

          Kimdir beni ber-dâr eden bu şehre ben sûr olmuşum

    Bir başka söylence ise şöyledir: Seyyid Nesîmî’yi ortadan kaldırmaya karar verenler, bir gün kendisinden habersiz olarak, çarığının içinde Kur’an’dan koparılmış bir yaprak koyarlar. Sonra bir toplulukta Nesîmî’ye : “Bir kimse Kur’an-ı kerim’i çiğnerse bu ne yapmak lâzım gelir?” diye sorarlar. Bir şeyden haberi olmayan Nesîmî: “Kur’an’ı çiğneyenin elbette katli gerekir” yanıtını verir. Bunu fırsat bilen düşmanları “Tamam, kendi hükmünü verdin!...” diyerek onu cellâda teslim ederler. Cellât sözcüğünün asıl anlamı deri yüzen demektir. Cellât Nesîmî’yi bir direğe bağlayarak, diri diri iken, derisini yüzer ve bu deriyi kıpkızıl etinin üzerine atar. Nesîmî o can acısıyla şimşek gibi yerinden fırlar ve  Antep’e doğru koşmaya başlar, Antep’e girerken can verir.

          • Uşta Nesîmîyim bu gün kendi vücûdum şehrine
          • Feth eyledim Haktan bu gün hakan u sultân olmuşum

    İrène Mélikoff, Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe’de olayı şöyle anlatır:

    Nesîmî’nin 1417’de şehitlik yazgısı ile karşı karşıya gelişi Halep’te oldu. Yaşamı daha az biliniyor olsa da, dehşetiyle herkesi ürperten, derisinin diri diri yüzülerek öldürülüşü, hep anlatılagelmiş bulunuyor. Âzerbaycan’da bugün de yaşayan, ve çağdaş dram yazarı, şair Bahtiyar Vahapzâde’nin güzel bir oyununa, Feryad’a esin kaynağı olmuş bir geleneğe göre, Halep’te “bazar” yerinde Nesîmî’nin gazelini okuyan bir genç küfürle suçlanarak tutuklanır. Mürşidinin adını vermemek için, genç, gazelin kendisinin olduğunu söylemiş ve ölüme yargı giymiştir. Nesîmî, cezânın uygulandığı yerde, ortaya çıkarak şiirin yazarı olarak yazım hakkını ister; sapkınlıkla suçlanarak tutuklanır. Ulemâ, yönetim merkezleri Tebriz’de bulunan Karakoyunlu Türkmenleri cezalandırmaya geldiğinde Memlûk sultânı Müeyyed’e onu teslim eder. Bu, cezânın sertliğini açıklayacaktır. Söylence, işkence süresince, Nesîmî’nin bir an kendini kaybetmeden, hep “Ene’l Hak” (Ben Hak’ım) demesini istiyor. Böylece,o, Türkleri için, kendi uluslarının bir Mansur el-Hallâc’ı olmuştur. (s.170)

         Her bir ser-i mû Mansûr olup söyler ene’l-Hak

             Hakkâ mey içenler irişirler irdi zülâle

    Muhammed Râgıp el-Halebî’nin Tabbâh’ın A’lâmü’n-Nübelâ bi Târihi Halebi’ş-Şehbâ adlı yapıtında, Seyyid Nesîmi hakkında, Mısır Sultanı Melikü’l-Müeyyed “…derisi yüzüle, ölüsü Haleb’te 7 gün teşhir edile, yer yer durumu her canibe duyurula, sonra vücud uzuvları parçalana, birer parçası  imanlarını tağyir ettiği Zü-l Kadir oğlu Ali Beğ’le kardeşi Nâsurü’d Dîn’e ve Kara Yülük Osman’a gönderile!” hüküm tasdiki yer almaktadır.

    HAKKINDAKİ SÖYLENCELERDEN BİRKAÇI

        Fâş eylemişim halka ene’l-hakı vü Haktan

        Bir bencileyin âşık-ı ber-dâr kimin var

    • Nesîmî’nin derisini yüzerlerken çok kan akmıştı. Rengi sapsarı olunca,
    • çevresindekiler:

    -Rengin neye sarardı, dediler.

    Nesîmî:

    - Ben sonsuzluğun ufkunda doğan aşk güneşiyim/Gün batımında güneş her zaman solar, diye yanıt verir.

    *

    Nesîmî’nin derisinin yüzülmesine fetva veren müftü, sağ elinin işaret parmağını sallayarak “Bunun kanı da murdardır. Kazara bir uzva damlasa, şer’an o uzvun da kesilmesi lâzım gelir” demiş, tam o ânda Nesîmî’nin bir damla kanı müftünün işaret parmağına sıçramış, alandaki insanlardan biri “Müftü efendi! Fetvanıza göre parmağınızın kesilmesi lâzım gelir” deyince, Müftü pişkince yanıt vermiş  “Nesne (bir şey) gerekmez, biraz suyla temizlenir”.

    Bunu işiten Nesîmî kanlar içinde: 

    Zâhidin bir parmagın kessen döner Haktan kaçar

    Gör bu gerçek âşıkı ser-pâ soyarlar ağrımaz 

    ikiliğini söylemiştir.

    *

    Nesîmi’nin derisinin yüzülmesi bitince bir de bakmışlar eğilip derisini almış ve bir post gibi sırtına vurmuş yürümüş. Kimse peşine düşmeye cesaret edememiş. Haleb’in on iki kapısında bulunan kapıcılar ve halk görmüşler ki Nesîmî derisi sırtında kapıdan çıkmış ve kayıplara karışmış. Kapıcılar ve halk bir araya gelince herkes, falan kapıdan çıktı diye iddiaya girişmiş ve anlamışlar ki Nesîmî, on iki kapıdan da çıkmıştır.

    Yolda karşılaştığı biri  “Bu ne hal, nereye gidiyorsun?” diye sorunca, yüzülmüş derisini göstererek  “Biz aşk Kâbe’sinin gerçek yolcularıyız, ihramımız da budur” dediği söylenir.

    ŞİİRLERİNDEN İKİ ÖRNEK

    ***

    Merhabâ hoş geldin ey rûh-i revânım merhabâ

    Ey şeker-leb yâr-ı şirîn lâ-mekânım merhabâ

    Çün lebin câm-ı Cem oldu nefha-i Rühu’l-Kudüs

    Ey cemilim ey cemâlim bahr u kânım merhabâ

    Gönlüme hîç senden özge nesne lâyık görmedim

    Sûretim aklım ukûlüm cism ü cânım merhabâ

    Ey melek sûretli dil-ber cân fedâdır yoluna

    Çün dedin lahmike lahmi kana kanım merhabâ

    Geldi yârım nâs ile sordu Nesîmî neçesin

    Merhabâ hoş geldin ey rûh-i revânım merhabâ

     

    ***

    Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam

    Cevher-i lâmekân benim kevn ü mekâna sığmazam

    Kevn ü mekândır âyetim zâta gider bidâyetim

    Sen bu nişân ile beni bil ki nişâne sığmazam

    Kimse gümân ü zann ile olmadı Hakk ile biliş

    Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümâna sığmazam

     Sûrete bak vü ma’nîyi sûret içinde tanı kim

    Cism ile cân benim velî cism ile câna sığmazam

    Hem sadefim hem inciyim haşr ü sırât

    Bunca kumâş ü raht ile ben bu dükâna sığmazam

    • Genc-i nihân benim ben uş ayn-ı ayân benim ben uş
    • Gevher-i kân benim ben uş bahr ile kâna sığmazam
    • Arş ile ferş ü kâf ü nûn bende bulundu cümle çün

      Kes sözünü uzatma kim şerh u beyâna sığmazam

    • Gerçi muhît-i a’zâmım adım âdem durur âdemim
    • Dâr ile kün fekân benim ben mu mekâna sığmazam
    • Cân ile hem cihân benim dehr ile hem zamân benim

      Gör bu latifeyi ki ben dehr ü zamâna sığmazam

    • Encüm ile felek benim vahy ile melek benim
    • Çek dilini vü epsem ol ben bu lisâna sığmazam
    • Zerre benim güneş benim çâr ile penc ü şeş benim

      Sûreti gör beyân ile çünkü beyâna sığmazam

    • Zât ileyim sıfât ile Kadr ileyim Berât ile
    • Gül-şekerim nebât ile piste-dehâna sığmazam
    • Şehd ile hem şeker hem şems benim kamer benim

      Rûh-ı revân bağışlarım rûh-ı revâna sığmazam

    • Tîr benim kemân benim pîr benim civân benim
    • Devlet-i câvidan benim îne vü âna sığmazam
    • Yer ü gökü düzen benim geri dönüp bozan benim

      Cümle yazı yazan benim ben bu dîvâna sığmazam

    • Nâra yanan şecer benim çarha çıkar hacer benim
    • Gör bu odun zebânesin ben bu zebâne sığmazam
    • Gerçi bugün Nesîmîyim Hâşîmîyim Kureyşîyim

      Bundan uludur âyetim âyet ü şâna sığmazam

      SON SÖZ YERİNE

            • Gel gel beri kim savm u salâtın kazâsı var
            • Sensiz geçen zamân-ı hayâtın kazâsı yok

    Kastamonulu Latifî, Tezkire-i Latifî’de  Seyyid Nesimi için “Aşk meydanının korkusuzu ve cesaretlisi, muhabbet Kâbe’sinin büyük fedaisi, seyyidlerin uyulmaya lâyık olanı Seyyid Nesimi’dir” der.

     İrène Mélikoff’un belirttiği gibi o Türk Hallâc-ı Mansûr’dur.

     Seyyid Nesîmî Alevi-Bektaşi geleneğinde Hayatî, Fuzûlî, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Yemînî, Vîrânî ile birlikte “yedi ulu ozan”dan biri kabul edilir. Alevi-Bektaşi ayin ve nefeslerinde Nesîmî’nin adı sıkça geçer. Alevi-Bektaşi menâkıbnâmelerinin çoğunda ismine rastlanır. Erenlerin serdengeçtisi, şehitler şahı nitelemeleri ile anılır. Alevi-Bektaşi geleneğinde Dar’ın üçüncü piri Seyyid Nesîmî’dir, dizüstü duruşla derisi yüzülmeye hazır konumda duran can, hem Nesîmî’nin acısına katıldığını, hem de yolundan dönmeyeceğini bildirir.Seyyid Nesîmî ikrarından-imanından dönmemenin, acı ve işkencedeki direnişin simgesidir.

    Gerek Divan Edebiyatımız gerekse Tasavvuf Şiirimiz Seyyid Nesîmî’nin lirik şiirleriyle varlığını sürdürebilmiş, gelişebilmiştir. Kur’an’dan bu denli yararlanan başka bir Türk şairi yoktur.

     Seyyid Nesîmî yalnız Anadolu’da değil, Türkçe konuşulan tüm ülkelerde hâlâ bilinmekte, anılmaktadır.

    K A Y N A K L A R

    Aktaş Hasan, Yeni Türk Şiirinde Seyyid Nesimi Okulu ve Misyonu, Yort Savul Yayınları, Edirne, 2004

    Arısoy M.Sunullah, Türk Halk Şiiri Antolojisi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1995

    Birdoğan Nejat, Anadolu Aleviliği’nde Yol Ayrımı İçerik-Köken, Mozaik Yayınları, İstanbul, 1995

    Birdoğan Nejat, Şah İsmail Hatai Yaşamı ve Yapıtları, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2001

    Çamuroğlu Reha, Sabah Rüzgârı “Enelhak” Demişti Nesimi, Doğan Kitapçılık, İstanbul, 2000

    Ergüven Abdullah Rıza, Bütün Yönleriyle Yunus Emre, Berfin Yayınları, İstanbul, 2001

    Gölpınarlı Abdülbaki, Alevî Bektaşi Nefesleri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul,1992

    Kaleli Lütfi, Tanrı İnsan, Can Yayınları, İstanbul, 1996

    Kara Mustafa, Tasavvuf ve Tarikatlar,Yeni Yüzyıl Kitaplığı-İletişim Yayınları, İstanbul, 1992

    Kaygusuz İsmail, Anadolu Bilgeleri, Su Yayınları, İstanbul, 2005

    Köprülü M.Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Yayına Hazırlayan: Dr. Orhan F.Köprülü, Akçağ Yayınları, Ankara, 2003

    Kutlu Şemsettin, Divan Edebiyatı Antolojisi, Remzi Kitabevi,İstanbul, 1983

    Mélikoff İrène, Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 1998

    Muganna (Hüseyinov) İsa, Hak Elçisi Seyit Nesimi Mahşer, Çeviri: Zülfiye Elay Veliyeva, Yurt Kitap Yayın, Ankara, 2004

    Nesimî, Nesîmî Divanı, Hazırlayan: Hüseyin Ayan, Akçağ Yayınları, Ankara, 1990

    Özkırımlı Atilla, Ansiklopedik Türk Edebiyatı Tarihi I-II, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 2004

    Pir Sultan Abdal Divanı, Ant Yayınları, İstanbul, 1996

    Timuroğlu Vecihi, İnançları Uğruna Öldürülenler, Yurt Kitap Yayın, Ankara, 1991

    Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi Cilt 8, Anadolu Yayıncılık, İstanbul, tarihsiz

    Ünver Mustafa, Hurufilik ve Kuran: Nesimi Örneği, Fecr Yayınevi, Ankara, 2003

    Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2002

    Zaripova-Çetin Çulpan, Segıyt  Remiev Ve Nesimî, inceleme.

    Devamı..
  • SEYYİD NESİMİ

     

    Türk Alevi-Bektaşi nefeslerinde iki ad her zaman birlikte anılır. Ozanlar, araştırmacılar o iki kişiyi birlikte anmadan yapamazlar. Bcktaşi tekkelerinde yine bunlarla ilgili anılar anlatılmadan, örnekleme yapmadan ne cem sürdürulür, ne de toplumsal bir olay öne çıkartılır. “Mansur gibi asılmak, Nesimi gibi derisi yüzü1mek.” Tarih böylesine olaylara alışıktır. Bütün ozanlar şiirlerinde böyle büyük bir özveriden kaçacak kadar “Dar” kaçkını olamamışlardır. İşte Anadolu Alevi-Bektaşi felsefesinin oluşumu böyle başlamıştır. Direnci bu ilkedir.

     

     

    Devamı..

Son Makaleler

Popüler